Dil Lal
Dilimizi doğru kullanmanın, bunu gerek yazılarımızda gerekse de konuşmalarımızda gereği şekilde kullanmanın neresinde olduğumuzu bilmem hiç sorguluyor muyuz?
Argoya kurban edilen dilimiz, gittikçe renksiz, ahenksiz ve kirlenen bir görünüm aldı.
Dilimizdeki erozyon hiçbirimizi ürkütmüyor...
Dizilerde, reklamlarda, pop müzik güftelerinde kelimelerimize hoş olmayan takıların eklenmesi ya da kelimelerin kısaltılarak hiçbir anlama gelmeyen kelimeler türetilmesine nedense dur diyemiyoruz.
Bir zamanlar, Altaylardan Tuna’ya kadar tek bir dil yani Türkçe konuşulurdu, demek güzel şey. Hepimizin hoşuna gidiyor. Yılda bir kez Karamanoğlu Mehmet Beyin, “Bundan sonra divanda, dergâh da, bargâh da, hankâh da Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” sözü güzel Türkçemizi teselli dahi etmiyor artık.
Dil konusunda hiçbir şey yapılmadığını gösteriyoruz desek, dileriz alınanlar olmaz.
Dilimiz Türkçe, dar kalıpların arasındaymış gibi gösterilmeye çalışılan bir dil, değil...
Türkçe dünyanın en nazik ve en kibar lisanlarından biri...
*****
1940’lı yıllarda Şirket-i Hayriye Vapurlarında bir tabela dikkatleri çekerdi,
“Vatandaş Türkçe konuş”
Yıl 2025…
Türkçenin yanı sıra, ülkemizde kaç dil konuşuluyor, çetele tutan, sayan döken oldu mu?
Şehrimiz başta olmak üzere, sahillerdeki şehir ve ilçelerimizde tek bir Türkçe tabela kalmadı. Turizm haritalarımızda bütün yerleşim yerlerinin adları antik çağlardaki isimlerle dolu. Bunu adına da ülkemizi tanıtmak diyoruz.
İonya, Likya, Frigya, Lidya, Kapadokya, Karya, Pamfilya....gibi eski antik devletler ve bölgeler yerleşti kaldı…
Oysa bundan bin yıl önce, fethettiğimiz bu topraklardaki yerleşim yerlerine Türkçe isimler vermemiş miydik?
Rahmetli Arif Nihat Asya, “Ağıt” şiirinin son bölümünde ne diye sesleniyordu?
“Ben ki ateşle konuşurdum.
Selle konuşurdum
İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum
''Sangaryos''u ''Sakarya'' yapan
''İkonyom''u ''Konya'' yapan
Dille konuşurdum.”
Sangaryos Sakarya, Trapesuz Trabzon, Amisos Samsun, Konstantinapolis İstanbul, Magnesia Manisa, İkonya Konya olmuştu.
Aladağ, Bozdağ, Göksu, Aksu, Kızılırmak, Yeşilırmak, Uzunyayla, Kartalkaya, Çukurova gibi de dağlara, yaylara, ovalara, nehirlere isimler koymuştuk...
Şimdi boynu bükük bir şekilde, bunlarda nedir diye seyretmekle meşgulüz.
*****
Hz. Mevlânâ’nın isminin bile, Mewlana Jalal-ed-din şeklinde yazılmasına tepki koyamıyoruz.
Dünyanın en zengin kültürlerinden birine sahip olmamız bile gözlerimizi açmıyor.
Rahmetli M. Emin Yurdakul, “Unutma ki, şairleri haykırmayan bir millet / Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.” diyor.
Edebiyatçılarımız, şairlerimiz, yazarlarımız, Türk dili üzerine saçlarını ağartan insanlarımız haykırmıyorlar...
Ya da cılız çıkan haykırışları, argonun haksız bir biçimde revaç bulan yükselişi ve yaygarası karşısında, kaybolup gidiyor.
Dilimize hâkim olmaktan geçtik, sahip bile olamıyoruz. İlk önce “Şehrimize Hoş Geldiniz” tabelası ile işe başlamış “ Well come to .....” diye başlayan tabelalarla yer değiştirmişiz.
Tarzanca ile karışık Türkçe...
Sonra da başlamışız şehirlerimizi, ilçelerimizi ve kasabalarımızı Türkçe olmayan tabelalarla dantel gibi işlemeye...
Dilimizin yok oluşunu, savruluşunu, kayboluşunu görecek gözler aramışız...
O görmemiş…
Bu görmemiş…
Şu görmemiş…
Görmeyenlerden olmuşuz…
Aldırmayanlardan…
Vurdumduymazlardan…
Olmuşuz…
Bazılarımızın hoşuna dahi gitmiş…
Konuşamamış lâl olmuşuz…
*****
Bir dönem Mark’ın ve doların büyüsüne, turistin rağbetine, şimdide Avronun cazibesine kapılıp gidilmiş...
Ne yazılanları okumuşuz...
Ne de ikazları duymuşuz...
Bu konularda mücadele edenler toprak olmuşlar, yerlerine onlar kadar güçlü kalemler gelememiş...
Gelse de okuyan, araştıran, düşünen kalmamış...
Birde bakmışız ki, “Bana kal geldi” “Oha falan oldum yani” gibi cümlelere, büyük, küçük bayılmayla başlayan bir sürecin içinde bulmuşuz kendimizi.
Eğlenceli gelmiş…
Aynen devam etmişiz…
Yeni yeni espriler türetmişiz…
Eskiler olsa, yeminle küçük dillerini yutarlardı...
Amma velakin, bizlerin dilleri lâl...
Memlekette, KÖRİSTAN...
Yani körler ülkesi...
*****
Diller lâl, gözler kör, kulaklar sağır…
Tedbire ne diyelim?
Bari bir mâni söyleyelim;
“Yerden göğe küp dizseler
Üst üstüne bindirseler
En alttakin bir çekseler
Seyreyle sen gümbürtüyü”
Küpleri dizmişler, üst üstüne bindirmişler, en alttakini çekmişler, gümbürtüyü seyredemeyip duyamamışız...
Çünkü, daha o günlerde bile gözlerimizde bant, kulaklarımızda MP3 varmış...
Bu arada, Türkçe’miz ne mi yapıyor?
Çırpınıyor…
Yoldan kim geçse, kurtar beni diye eline koluna yapışıyor.
Yerden göğe küp dizecek birilerini bekliyor.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.