Eleştirinin içe dönüşüne dair
Önceki yazılarımda, eleştirinin istila hâline geldiği bir dünyada, düşüncenin nasıl boğulduğunu ve eleştirinin susturulduğu yerde aklın nasıl zincirlendiğini tartıştık. Şimdi ise daha sessiz ama en derin olana bakalım: Eleştirinin insanın kendi içindeki yankısına — yani öz-eleştiriye.
Öz-eleştiri, ne yüksek sesle yapılır ne de alkış alır. Görkemli cümleleri, büyük iddiaları yoktur. Çünkü öz-eleştiri, dikkat çekmek için değil, anlamak için vardır. Dışa dönük eleştirilerin aksine, burada amaç başkasını değil, kendini inşa etmektir. Ve belki de tam da bu yüzden, en çok kaçınılan eleştiri biçimidir.
İnsan, kendini görmeyi sevmez; özellikle de hatalarıyla. Aynaya sadece saçını düzeltmek için bakarız, yüzleşmek için değil. Oysa gelişim dediğimiz şey, başkalarının yanlışlarını görmekten değil, kendi eksiklerimizi fark etmekten geçer. Çünkü gerçek düşünce, ancak içten gelen bir sorgulamayla derinleşir.
Toplum olarak eleştiride cömert, öz-eleştiride ise cimriyiz. En küçük hatada başkasını yerden yere vuran dilimiz, kendi yanlışlarımız söz konusu olunca ya susar ya da bahane üretir. Oysa bir düşünceyi geliştiren en güçlü unsur, onun sahibinin onu yeniden ve yeniden sorgulamasıdır.
Öz-eleştiri, bir zayıflık değil; bilincin en olgun hâlidir. Kendi fikrine mesafe koyabilen zihin, o fikri daha sağlam temellere oturtabilir. Çünkü fikirler, savunuldukça değil, sorgulandıkça güçlenir. Bu da ancak içsel bir dürüstlükle mümkündür.
Bugün, eleştirinin en sessiz ama en etkili biçimini hatırlamak zorundayız. Çünkü dışarıyı düzeltmeden önce, içerideki karmaşayı çözmek gerekir. Eleştirinin istilasına da, susturuluşuna da panzehir budur: Kendini eleştirebilen bir zihin.
Zira nihayetinde her düşünce, sahibinin cesareti kadar derindir. Ve en büyük cesaret, başkalarına değil, kendine doğru sözü söyleyebilmektir.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.